Bir tartışmanın üzerinden saatler, hatta günler geçmiş olabilir. Ama zihnin hala aynı sahneyi baştan sarıp tekrar oynatır: “Keşke şöyle deseydim.”, “Acaba orada ne demek istedi?”
Ya da iki hafta sonra önemli bir sunumun vardır. Zihnin daha o an gelmeden bütün kötü olasılıkları adeta full HD bir film gibi tekrar tekrar yaşatır:“Ya rezil olursam”, “Ya her şeyi unutursam?”
Zihnin bizi içine çektiği bu iki temel mekanizma: Ruminasyon ve Endişe

Peki, Aralarındaki Fark Ne?
İkisi de zihni yoran ve ana odaklanmayı engelleyen süreçler olsa da yönleri ve yönelimleri farklıdır:
Endişe gelecekle ilgilidir. “Ya şöyle olursa?” sorusuyla beslenir. Belirsiz bir tehdidi önceden öngörüp kontrol etme çabasıdır. Zihin, “Şimdiden her olasılığı düşünürsem hazırlıklı olurum ve kendimi korurum” mantığıyla çalışır.
Ruminasyon ise geçmişle ilgilidir. Zihin “Neden böyle oldu?”, “Keşke farklı yapsaydım” cümleleriyle geçmişe takılıp kalır. Bir olayı anlamlandırma veya olumsuz yaşantıyı ya da duyguyu çözme çabasıdır.
Zihin Neden Bu Döngüye Girer?
Ruminasyonun arkasındaki ana nedenlerden biri, beynin tamamlanmamış veya işlenmemiş bir duyguyu tamamlama gayretidir.
Yoğun stres, travmatik yaşantılar, mükemmeliyetçilik, düşük özgüven, hata yapmaya tahammülsüzlük ve belirsizlik karşısındaki kontrolsüzlük hissi bu döngüyü besler. Duygu düzenleme zorluklarında; depresyon, anksiyete, OKB veya travma sonrası stres bozukluğu gibi durumlarda ruminasyon daha sık görülebilir.
Temelde zihnin amacı, dışsal ve içsel yaşantıları anlamlandırmak ve rahatlamaktır. Ancak böylesi bir düşünce döngüsü rahatlamaya izin vermez. Ve bazen de hayatın ve ilişkilerin doğası buna izin vermez. Özünde kusurlar ve çeşitlilikler barındırır.
Neden Endişeleniriz?
Endişe, evrimsel olarak hayatta kalmamızı sağlayan en temel mekanizmalardan biridir. Zihnimizin bizi olası tehlikelere karşı koruma ve hazırlama çabasıdır.
Atalarımızın yaşadığı koşullarda, vahşi doğadaki bir belirsizlik doğrudan hayati bir tehditti. Çalıların arkasındaki hışırtıyı rüzgar olarak varsaymak yerine yırtıcı bir hayvan diye endişelenmek hayat kurtarabilirdi. Ancak bugün fiziksel yırtıcılar olmasa da beynimiz finansal belirsizlikleri, sosyal reddedilmeleri veya başarısızlık ihtimallerini aynı hayati tehdit kategorisine koyuyor ve endişe üreterek bizi uyarmaya çalışır. Fakat bu endişe kontrolden çıktığında, bizi koruyan değil aksine hayatı yaşamamızı engelleyen bir şeye dönüşür.
Ayrıca endişe bize sahte bir kontrol hissi verir. Zihin belirsizlikle ve çaresizlikle kalmaktan o kadar rahatsız olur ki, “Eğer kötü senaryoları şimdiden düşünürsem, sürprizlerle karşılaşmam ve duruma bütünüyle hakim olurum” mantığıyla hareket eder.
Bazen de zihin, gelecekte yaşanabilecek büyük bir hayal kırıklığı veya şok hissinin şiddetini azaltmak için kendisini önceden alt seviyede bir endişede tutar. “Kendimi en kötüsüne hazırlayayım ki, gerçekleşirse çok canım acımasın” düşüncesi, aslında olası bir duygusal yıkımdan korunma çabasıdır.
Özellikle çocukluk döneminde öngörülemez, kaotik veya duygusal olarak güvensiz ortamlarda büyümek, zihnin “her an kötü bir şey olabilir” tetikte olma durumunu bir yaşam tarzı haline getirmesine neden olabilir. Bu kişiler için endişelenmek, bir nevi güvenlik kalkanıdır.
Hata yapma toleransı düşük olan veya belirsizliğe tahammül etmekte zorlanan zihinlerde de bu baskı yüzünden zihin sürekli olumsuz ihtimalleri tarar.
Düşüncelerle Savaşmak Yerine İhtiyacı Görmek
Tüm bu süreçleri “Bu döngüden nasıl kurtulabiliriz?” gibi teknik bir mesele olarak ele almak; gerçek yaşantıyı, o yaşantının ardındaki derin anlamı ve asıl ihtiyacı gözden kaçırmamıza sebep olabilir.
Ruminasyonu ve endişeyi bastırılması veya hızlıca kurtulunması gereken zihinsel kusurlar olarak görmüyoruz. Aksine, zihnin belirsizlik karşısında güven arayan bir çabası olarak okuyoruz.
Bu bakış açısı, kişiyi kendi zihniyle savaşmaktan çıkarıp; o döngünün altında yatan hakiki içsel ihtiyacına (güvenlik, temas, kabul veya şefkate) temas edebileceği bir alana davet eder.
Görsel: Eyvind Earle
Bir yanıt yazın