
Kendimize ‘pozitif düşün’ dedikçe neden daha fazla sıkışmış hissediyoruz?
İlişkilerdeki temel mesele ‘toksik’ olanı kesip atmak kadar basit mi?
Yaşadığımız her örseleyici deneyimden bir ‘kahramanlık hikayesi’ çıkarmak zorunda mıyız, yoksa sadece canımızın yanmasına izin vermek de bir iyileşme adımı mı?
Olumsuz duyguları birer ‘hata kodu’ gibi görüp hemen düzeltmeye çalışırken, aslında neyi susturuyoruz?
Belki de asıl sorun şu: iyileşme bireysel bir performansa, mutluluk bir zorunluluğa dönüştükçe insan olmanın ilişkisel, karmaşık ve ikircikli doğasına hiç yer kalmıyor.
Popüler psikoloji tavsiyelerinin neden işe yaramadığı tam da burada gizli. Çünkü;
İyileşmeyi İlişkinin Dışına İtiyor (Yalnızlaştırma)
Popüler söylem, “Önce kendini sevmelisin ki başkasını sevebilesin” diyerek benlik gelişimini izole bir süreç gibi sunuyor. Oysa benlik gelişimi, ötekinin gözünden kendini görmekle başlar. Winnicott’un dediği gibi; bebek annesinin yüzüne bakar ve orada kendini görür. Kendisini anlamlı kılan, seven bir ötekinin bakışıdır. Sevilmeden sevmeyi öğrenmek mümkün değildir. Nitekim antisosyal kişilik bozukluklarına baktığımızda; kaotik, sevgiden mahrum ortamlarda büyümüş ve güvenli bir bağ kuramamış bireyler görürüz. Bağlanacak birini bulamayınca kendi güçlerine ve narsisistik savunmalarına bağlanırlar ve sevme kapasitesi geliştiremezler. “Kendimi sevmeliyim” bir çözüm değildir çoğu zaman; çünkü benlik gelişimi de, iyileşme de ancak bir ilişki içinde, bir ötekinin aynasında gerçekleşir.
Duygusal Karmaşıklığı “Hızlı Çözüm” Paketlerine Sıkıştırıyor (Sığlaştırma)
Popüler psikoloji acıyı hızla geride bırakmamızı ister. Güçlü ol, affet, pozitif düşün… Sanki duyguların bir son kullanma tarihi varmış, geçmişe bağlı kalmak ise bir tercihmiş gibi. Oysa bu “hızlı çözüm” mantığı, duygusal deneyimin karmaşıklığını görmezden gelir.
“Seni öldürmeyen güçlendirir” bu mantığın en çarpıcı örneğidir. Acıyı otomatik bir büyüme fırsatına dönüştürür; yaşananı işlemek, taşımak, sindirmek yerine hemen bir kazanıma çevirmeni bekler. Oysa büyüme acının kendisinden değil, onun derinlemesine işlenmesinden doğar.
Aynı baskı pozitif düşünme ve kendini olumlamak zorunluluğunda da gösterir. Sadece iyi hissetmeye odaklanmak, aslında olumsuz duyguları bastırmaktır. Bastırılan her duygunun bedeli ise, onu olduğu gibi hissetmekten çok daha ağırdır. Bazen kendimizi çirkin, yetersiz ya da sadece “kötü” hissedebiliriz. Bu hisler kim olduğumuzu değil, şu an ne hissettiğimizi anlatır.
Gerçek ruhsal olgunluk her duyguya yer açabilmektir: iyisine de, kötüsüne de.
Yapısal Sorunları “Algı” Meselesine İndirgiyor (Sorumluluğu Yıkma)
Popüler psikolojinin en tehlikeli yanılgısı, “Her şey zihninde, algını değiştirirsen hayatın değişir” diyerek tüm sorumluluğu bireye yüklemesidir. Bu yaklaşım, sistemin işine gelir çünkü yapısal sorunları görünmez kılar. Mobbinge uğrayan birine “Pozitif düşün”, ekonomik adaletsizlik altında ezilen birine “Şükret ve mindfulness yap” demek, dış dünyadaki gerçekliği inkar etmektir. Bazen sorun bireyin zihninde değildir: istismar ve ihmal eden aile yapılarında, adaletsiz ekonomik düzenlerde veya baskıcı sistemlerdedir. Bireyi kendi zihnine hapsetmek, dışarıdaki gerçek yapısal sorunların sorgulanmasını engeller. Zihni çalışmak kıymetlidir ama sistemi, yapıyı ve çevreyi görmezden gelerek gerçek bir iyileşmeden söz edilemez.
Sonuç olarak; popüler psikolojinin bize sunduğu “hızlı ve pürüzsüz” reçeteler, insan ruhunun derinliğini görmezden gelir. İyilik hali; her saniye pozitif kalmak, her travmadan bir kahramanlık hikayesi çıkarmak ya da her haksızlığı affetmek değildir. Bazen yetersiz, çirkin veya öfkeli hissetme hakkımızı kendimize teslim edebilmektir. Kendimizi bir “kişisel gelişim projesi” gibi sürekli onarmaya çalışmak yerine; kırılganlıklarımızı, ilişkilerdeki çatışmalarımızı ve içinde yaşadığımız dünyanın zorluklarını olduğu gibi görebilmektir.
Bir Cevap Yazın